Saturday, June 17, 2017

Never Let Me Go by Kazuo Ishiguro

        Some books catch us with their names. Never Let Me Go is one of them. Although its name reminds a romance but indeed it is a drama. It is an alternate future novel which based on that in near past some important developments in the field of medicine occure and as a result of that average life exceeded a hundred year. For avoid to give some spoilers I will content with saying that this developments caused to raise some people life and steal it from the other ones.
       The main characters of the novel, Kathy, Ruth and Tommy are children who live in a boarding school. The school which name is Hailsham has strict rules like its kinds. The students have no families. The guardians are very sensitive about student's health and they always give advice to students for keeping their health well. Also some extraordinary and scary stories which the source of them are unknown retain the children’s curiosity for the outside world. The guardians’ direct and undirect all guidances are to prepare the children to tragical situation which they have to face to face in the future. The grad students know more or less about their future but they don't have any will to change them.
        The novel is being told by Kathy. The narration is plain and there isn't too much descriptions. The book begins and finishes almost at the same cadence. But the original main idea of the book which is based on  science-fiction genre keeps the reader alive.
        In my opinion the most important matter of the novel is: What is the measure for a human’s life is worthwhile or worthless.? If I must express it with a well known example: Is the life of a Iraki more worthless than an English’? In the context of the right of life can social statues, religious belongings, national belongings and so on provide some certain privileges to people?
     Finally I will remind that there is a successful movie adaptation of the novel which made in 2010.

*   Maybe from as early as when you're five or six, there's been a whisper going at the back of your head, saying: “One day, maybe not so long from now, you'll get to know how it feels.” So you're waiting, even if you don't quite know it, waiting for the moment when you realise that you really are different to them; that there are people out there, like Madame, who don't hate you or wish you any harm, but who nevertheless shudder at the very thought of you – of how you were brought into this world and why – and who dread the idea of your hand brushing against theirs. The first time you glimpse yourself through the eyes of a person like that, it's a cold moment. It's like walking past a mirror you've walked past every day of your life, and suddenly it shows you something else, something troubling and strange.
*   When we lost something precious, and we'd looked and looked and still couldn't find it, then we didn't have to be completely heartbroken. We still had that last bit of comfort, thinking one day, when we were grown up, and we were free to travel the country, we could always go and find it again in Norfolk.
*   None of you will go to America, none of you will be film stars. And none of you will be working in supermarkets as I heard some of you planning the other day. Your lives are set out for you.
*   It was like when you make a move in chess and just as you take your finger off the piece, you see the mistake you've made, and there's this panic because you don't know yet the scale of disaster you've left yourself open to.
*   I don't know why, but it didn't seem an option for more than one of us to storm off, and I wanted to make sure that one was me.
*   Sometimes I get so immersed in my own company, if I unexpectedly run into someone I know, it's a bit of a shock and takes me a while to adjust.
*   You're always in a rush, or else you're too exhausted to have a proper conversation. Soon enough, the long hours, the traveling, the broken sleep have all crept into your being and become part of you, so everyone can see it, in your posture, your gaze, the way you move and talk.
*   Don’t you wonder sometimes, what might have happened if you tried?
*   And I saw a little girl, her eyes tightly closed, holding to her breast the old kind of world, one that she knew in her heart could not remain, and she was holding it and pleading, never to let her go.
*   We took away your art because we thought it would reveal your souls. Or to put it more finely, we did it to prove y ou had souls at all.
*   She always wanted to believe in things.
*   I keep thinking about this river somewhere, with the water moving really fast. And these two people in the water, trying to hold onto each other, holding on as hard as they can, but in the end it’s just too much. The current’s too strong. They’ve got to let go, drift apart.



        Bazı kitaplar isimleriyle yakalar bizi. Beni Asla Bırakma da bunlardan biri. Her ne kadar kitabın ismi bir aşk romanını çağrıştırsa da aslında bir dram. Yakın geçmişte tıp alanında çok önemli bazı gelişmelerin olduğunu ve bunun sonucunda ortalama insan ömrünün yüz yılı aştığını öngören bir alternatif gelecek zaman hikayesi. Her hangi bir spoiler vermekten kaçınmak için bu gelişmenin bazı insanların ömrünü uzatırken bazılarının ömründen çaldığını belirtmekle yetineceğim.
        Romanın ana karakterleri Kathy, Ruth ve Tommy bir yatılı okulda büyüyen üç çocuktur. Hailsham adındaki bu okul birçok benzeri gibi katı kurallara sahip. Burada okuyan çocukların aileleri yok. Eğitmenleri çocukların bedensel sağlıklarına dikkat etmeleri konusunda çok hassaslar ve bu konuda onlara sürekli telkinde bulunuyorlar. Ayrıca kaynağı belli olmayan bazı olağanüstü ve ürkütücü hikayeler öğrencileri dış dünyayı merak etmekten alıkoyuyor. Eğitmenlerin doğrudan ya da dolaylı tüm yönlendirmeleri aslında çocukların gelecekte üstlenmek zorunda kalacakları trajik duruma onları hazırlama amaçlı. Okuldan mezun olan öğrenciler kendilerini bekleyen gelecek hakkında az ya da çok bilgi sahibi ama geleceklerini değiştirme konusunda herhangi bir irade göstermekten de yoksunlar.
       Roman, Kathy karakterinin ağzından anlatılıyor. Anlatım sade ve çok fazla betimleme yok. Kitap neredeyse aynı tempoyla başlayıp bitiyor. Fakat kitabın bir yanıyla bilimkurgu janrına dayanan orjinal ana fikri okuyucunun dikkatini diri tutmaya yetiyor.
       Bana göre romanın asıl meselesi: Bir insanın hayatı neye göre değerli ya da değersizdir? Çok kullanılan bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse: "Irak'ta ölen bir insanın hayatı İngiltere'de ölen birinden daha mı az kıymetlidir?" Yaşama hakkı bağlamında sosyal statüler, dini ya da milli aidiyetler v.b.leri insanlara belirli ayrıcalıklar sağlayabilirler mi?
      Son olarak romanın 2010 yapımı başarılı bir sinema uyarlamasının da olduğunu hatırlatayım.
*   Belki daha beş ya da altı yaşındayken içinizden bir ses size: “Bir gün, belki de çok yakında, nasıl olduğunu hissetmeye başlayacaksın,” diye fısıldıyordur. Böylece beklemeye başlarsınız, ne beklediğinizi tam anlamıyla bilmeseniz bile, diğerlerinden gerçekten farklı olduğunuzu anlayacağınız anı beklersiniz; dışarıda, Madam gibi başka insanların, sizden nefret etmeseler, kötülüğünüzü istemeseler bile sizi gördükleri, sizin bu dünyaya nasıl ve neden getirildiğinizi düşündükleri an ürperdiklerini, ellerini sizin elinize değdirmekten çekindiklerini, bunu hiç istemediklerini öğrenirsiniz. Böyle birinin gözlerinden kendinize ilk kez baktığınızda, buz kesersiniz. Her gün önünden geçtiğiniz ayna bir gün aniden size bambaşka bir şey, rahatsız edici ve tuhaf bir şey göstermiştir.
*   Değerli bir şey kaybettiğimizde ve arayıp bulamadığımızda, kalbimizin kırılması gerekmiyordu. Hâlâ biraz da olsa umudumuz vardı, belki bir gün, büyüdüğümüzde ve ülkede seyahat etme özgürlüğüne kavuştuğumuzda gidip Norfolk’ta bulabilirdik kaybımızı.
*   Hiçbiriniz Amerika’ya gitmeyeceksiniz, hiçbiriniz film yıldızı olmayacaksınız. Geçen gün bazılarınızın planladığını duyduğum gibi, hiçbiriniz süper marketlerde çalışmayacaksınız. Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı.
*   Tıpkı satrançta olduğu gibi: Bir hareket yaparsınız ve elinizi çeker çekmez yaptığınız hatayı görürsünüz, paniklersiniz ama felaketin boyutlarını henüz bilmiyorsunuzdur.
*   Neden bilmiyorum, ama aramızdan yalnızca bir kişi öfkeyle çekip gidebilirmiş gibi geldi bana ve giden ben olayım istedim.
*   Bazen kendi kendime vakit geçirmeye o kadar dalıyorum ki, tesadüfen tanıdık birine rastlarsam küçük bir şok yaşıyorum ve uyum sağlamam biraz vakit alıyor.
*   Ya aceleniz vardır ya da kimseyle konuşacak mecaliniz kalmamıştır. Çok geçmeden uzun çalışma saatleri, yolculuklar, bölünmüş uykularınız varlığınıza sızar ve bir parçanız haline gelir; öyle ki, herkes duruşunuzda, bakışınızda, halinizde tavrınızda bunların etkisini görebilir.
*   Deneseydin ne olurdu diye düşünüyor musun bazen?”
*   Sonra gözlerini sıkıca kapatmış, küçük bir kız gördüm; eski iyi yürekli dünyayı göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor ve ona yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu.
*   Sanat çalışmalarınızı aldık, çünkü bunların ruhlarınızı gösterdiğine inanıyorduk. Ya da daha ince bir ifadeyle söyleyeyim; sizin ruhlarınız olduğunu kanıtlamak için yaptık bunu.”
*   Hep bir şeylere inanmak istedi.
 *   “Bir yerlerde bir ırmak olduğunu düşünüp duruyorum,” dedi. “Suları coşkun bir ırmak. Suyun içinde iki kişi var ve birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar, bütün güçleriyle uğraşıyorlar, ama sonunda dayanamıyorlar. Akıntı çok kuvvetli. Birbirlerini bırakmak, ayrı yerlere sürüklenmek zorundalar.”