Some books catch us with their names. Never
Let Me Go is one of them. Although its name reminds a romance but indeed it is
a drama. It is an alternate future novel which based on that in near past some
important developments in the field of medicine occure and as a result of that
average life exceeded a hundred year. For avoid to give some spoilers I will
content with saying that this developments caused to raise some people life and
steal it from the other ones.
The main characters of the novel, Kathy, Ruth and Tommy are children who
live in a boarding school. The school which name is Hailsham has strict rules
like its kinds. The students have no families. The guardians are very sensitive
about student's health and they always give advice to students for keeping their
health well. Also some extraordinary and scary stories which the source of them
are unknown retain the children’s curiosity for the outside world. The
guardians’ direct and undirect all guidances are to prepare the children to
tragical situation which they have to face to face in the future. The grad
students know more or less about their future but they don't have any will to
change them.
The novel is being told by Kathy. The narration is plain and there isn't
too much descriptions. The book begins and finishes almost at the same cadence.
But the original main idea of the book which is based on science-fiction genre keeps the reader alive.
In my opinion the most important matter of the novel is: What is the
measure for a human’s life is worthwhile or worthless.? If I must express it with
a well known example: Is the life of a Iraki more worthless than an English’?
In the context of the right of life can social statues, religious belongings,
national belongings and so on provide some certain privileges to people?
Finally I will remind that there is a successful movie adaptation of the
novel which made in 2010.
* Maybe
from as early as when you're five or six, there's been a whisper going at the
back of your head, saying: “One day, maybe not so long from now, you'll get to know
how it feels.” So you're waiting, even if you don't quite know it, waiting for
the moment when you realise that you really are different to them; that there
are people out there, like Madame, who don't hate you or wish you any harm, but
who nevertheless shudder at the very thought of you – of how you were brought
into this world and why – and who dread the idea of your hand brushing against
theirs. The first time you glimpse yourself through the eyes of a person like
that, it's a cold moment. It's like walking past a mirror you've walked past
every day of your life, and suddenly it shows you something else, something
troubling and strange.
* When
we lost something precious, and we'd looked and looked and still couldn't find
it, then we didn't have to be completely heartbroken. We still had that last
bit of comfort, thinking one day, when we were grown up, and we were free to
travel the country, we could always go and find it again in Norfolk.
* None
of you will go to America, none of you will be film stars. And none of you will
be working in supermarkets as I heard some of you planning the other day. Your
lives are set out for you.
* It
was like when you make a move in chess and just as you take your finger off the
piece, you see the mistake you've made, and there's this panic because you
don't know yet the scale of disaster you've left yourself open to.
* I
don't know why, but it didn't seem an option for more than one of us to storm
off, and I wanted to make sure that one was me.
* Sometimes
I get so immersed in my own company, if I unexpectedly run into someone I know,
it's a bit of a shock and takes me a while to adjust.
* You're
always in a rush, or else you're too exhausted to have a proper conversation.
Soon enough, the long hours, the traveling, the broken sleep have all crept
into your being and become part of you, so everyone can see it, in your posture,
your gaze, the way you move and talk.
* Don’t
you wonder sometimes, what might have happened if you tried?
* And
I saw a little girl, her eyes tightly closed, holding to her breast the old
kind of world, one that she knew in her heart could not remain, and she was
holding it and pleading, never to let her go.
* We
took away your art because we thought it would reveal your souls. Or to put it
more finely, we did it to prove y ou had souls at all.
* She
always wanted to believe in things.
* I
keep thinking about this river somewhere, with the water moving really fast.
And these two people in the water, trying to hold onto each other, holding on
as hard as they can, but in the end it’s just too much. The current’s too
strong. They’ve got to let go, drift apart.
Bazı kitaplar isimleriyle yakalar bizi. Beni
Asla Bırakma da bunlardan biri. Her ne kadar kitabın ismi bir aşk romanını
çağrıştırsa da aslında bir dram. Yakın geçmişte tıp alanında çok önemli bazı
gelişmelerin olduğunu ve bunun sonucunda ortalama insan ömrünün yüz yılı
aştığını öngören bir alternatif gelecek zaman hikayesi. Her hangi bir spoiler
vermekten kaçınmak için bu gelişmenin bazı insanların ömrünü uzatırken
bazılarının ömründen çaldığını belirtmekle yetineceğim.
Romanın ana karakterleri Kathy, Ruth ve Tommy bir yatılı okulda büyüyen
üç çocuktur. Hailsham adındaki bu okul birçok benzeri gibi katı kurallara
sahip. Burada okuyan çocukların aileleri yok. Eğitmenleri çocukların bedensel
sağlıklarına dikkat etmeleri konusunda çok hassaslar ve bu konuda onlara
sürekli telkinde bulunuyorlar. Ayrıca kaynağı belli olmayan bazı olağanüstü ve
ürkütücü hikayeler öğrencileri dış dünyayı merak etmekten alıkoyuyor.
Eğitmenlerin doğrudan ya da dolaylı tüm yönlendirmeleri aslında çocukların
gelecekte üstlenmek zorunda kalacakları trajik duruma onları hazırlama amaçlı.
Okuldan mezun olan öğrenciler kendilerini bekleyen gelecek hakkında az ya da
çok bilgi sahibi ama geleceklerini değiştirme konusunda herhangi bir irade göstermekten
de yoksunlar.
Roman,
Kathy karakterinin ağzından anlatılıyor. Anlatım sade ve çok fazla betimleme
yok. Kitap neredeyse aynı tempoyla başlayıp bitiyor. Fakat kitabın bir yanıyla
bilimkurgu janrına dayanan orjinal ana fikri okuyucunun dikkatini diri tutmaya
yetiyor.
Bana
göre romanın asıl meselesi: Bir insanın hayatı neye göre değerli ya da
değersizdir? Çok kullanılan bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse:
"Irak'ta ölen bir insanın hayatı İngiltere'de ölen birinden daha mı az
kıymetlidir?" Yaşama hakkı bağlamında sosyal statüler, dini ya da milli
aidiyetler v.b.leri insanlara belirli ayrıcalıklar sağlayabilirler mi?
Son
olarak romanın 2010 yapımı başarılı bir sinema uyarlamasının da olduğunu
hatırlatayım.
* Belki
daha beş ya da altı yaşındayken içinizden bir ses size: “Bir gün, belki de çok
yakında, nasıl olduğunu hissetmeye başlayacaksın,” diye fısıldıyordur. Böylece beklemeye
başlarsınız, ne beklediğinizi tam anlamıyla bilmeseniz bile, diğerlerinden
gerçekten farklı olduğunuzu anlayacağınız anı beklersiniz; dışarıda, Madam gibi
başka insanların, sizden nefret etmeseler, kötülüğünüzü istemeseler bile sizi
gördükleri, sizin bu dünyaya nasıl ve neden getirildiğinizi düşündükleri an
ürperdiklerini, ellerini sizin elinize değdirmekten çekindiklerini, bunu hiç
istemediklerini öğrenirsiniz. Böyle birinin gözlerinden kendinize ilk kez
baktığınızda, buz kesersiniz. Her gün önünden geçtiğiniz ayna bir gün aniden
size bambaşka bir şey, rahatsız edici ve tuhaf bir şey göstermiştir.
* Değerli
bir şey kaybettiğimizde ve arayıp bulamadığımızda, kalbimizin kırılması
gerekmiyordu. Hâlâ biraz da olsa umudumuz vardı, belki bir gün, büyüdüğümüzde
ve ülkede seyahat etme özgürlüğüne kavuştuğumuzda gidip Norfolk’ta bulabilirdik
kaybımızı.
* Hiçbiriniz
Amerika’ya gitmeyeceksiniz, hiçbiriniz film yıldızı olmayacaksınız. Geçen gün
bazılarınızın planladığını duyduğum gibi, hiçbiriniz süper marketlerde
çalışmayacaksınız. Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı.
* Tıpkı
satrançta olduğu gibi: Bir hareket yaparsınız ve elinizi çeker çekmez
yaptığınız hatayı görürsünüz, paniklersiniz ama felaketin boyutlarını henüz
bilmiyorsunuzdur.
* Neden
bilmiyorum, ama aramızdan yalnızca bir kişi öfkeyle çekip gidebilirmiş gibi
geldi bana ve giden ben olayım istedim.
* Bazen
kendi kendime vakit geçirmeye o kadar dalıyorum ki, tesadüfen tanıdık birine
rastlarsam küçük bir şok yaşıyorum ve uyum sağlamam biraz vakit alıyor.
* Ya
aceleniz vardır ya da kimseyle konuşacak mecaliniz kalmamıştır. Çok geçmeden
uzun çalışma saatleri, yolculuklar, bölünmüş uykularınız varlığınıza sızar ve
bir parçanız haline gelir; öyle ki, herkes duruşunuzda, bakışınızda, halinizde
tavrınızda bunların etkisini görebilir.
* Deneseydin
ne olurdu diye düşünüyor musun bazen?”
* Sonra
gözlerini sıkıca kapatmış, küçük bir kız gördüm; eski iyi yürekli dünyayı
göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor
ve ona yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu.
* Sanat
çalışmalarınızı aldık, çünkü bunların ruhlarınızı gösterdiğine inanıyorduk. Ya
da daha ince bir ifadeyle söyleyeyim; sizin ruhlarınız olduğunu kanıtlamak için
yaptık bunu.”
* Hep
bir şeylere inanmak istedi.
* “Bir yerlerde bir ırmak olduğunu düşünüp
duruyorum,” dedi. “Suları coşkun bir ırmak. Suyun içinde iki kişi var ve
birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar, bütün güçleriyle uğraşıyorlar, ama sonunda
dayanamıyorlar. Akıntı çok kuvvetli. Birbirlerini bırakmak, ayrı yerlere
sürüklenmek zorundalar.”


No comments:
Post a Comment